İspanya’dan Tuğba Munoz Benitez ile bloğu için keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Teşekkürler Tuğba.

Surekli dergilerden okudugunuz yada televizyonlar duydugunuz bir terimdir belgesel fotografciligi,Peki hangimiz gercekte belgesel fotografciliginin ne anlama geldigini biliyor?

Bugun size genc bir belgesel fotografcisi olan Hande Zerkin´i tanitacagim.Fotograf ve sinemanin meslekten ote nasil bir tutkuya donustugunu,belgesel calismalarini,sokak fotografciligini ve projelerini konusacagiz.

Merhaba Hande, bize kendinden söz eder misin, kendini biraz  tanıtır mısın?

Merhaba Tuğba, 1984 yılında Izmir’de doğdum. Çocukluğum ve gençlik yıllarım Karşıyaka’da geçti. 2004 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Tv Sinema bölümüne yerleşmemle, sinema ve fotoğrafçılık yolculuğum da başlamış oldu. İlk kısa filmimi 2007 yılında çektim, aynı yıl da ilk dijital fotoğraf makinemi alarak fotoğraf çekmeye başladım. O günden sonra da, fotoğraf ve sinema bir meslekten öte benim için bir tutkuya dönüştü. Şu an, Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü Film Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans tezim üzerinde çalışmaktayım. Ayrıca kısa film, belgesel, müzik videoları ve dijital/analog fotoğrafçılık çalışmalarımı sürdürmekteyim.

Neden fotoğraf ve sinema? Fotoğrafın ve sinemanın hangi alanı ile ilgileniyorsun?

Çocukken resim yapar, öyküler yazardım. Bir şeyler yaratmak, bu sürecin içinde olmak bana her zaman keyif vermiştir. Ama hiçbir zaman bunu bir meslek olarak düşünmemiştim. Üniversiteye ilk yerleştiğim zaman, yoğun bir şekilde edebiyat ile ilgileniyordum, öyküler yazıyordum, hatta bölümümü değiştirmeyi bile düşünüyordum. Fakat, sinema ve fotoğraf ile daha fazla zaman geçirmeye başladıkça, sinema tarihinden filmler izleyip kitaplar okudukça, fotoğraf sanatının ustaları ile tanıştıkça aslında ne kadar doğru bir tercih yaptığımın farkına vardım.

Dünyayı algılayışınız, gözlemleriniz, fikirleriniz, zihninizde olan her şeyi bir karede anlatabilirsiniz ya da onu bir filme aktarabilirsiniz. Bir daha orada olmayacak bir nesneyi, insanı görüntüyle sonsuza kadar fotoğrafınıza/filminize hapsedebilirsiniz. O insan ya da nesne bir gün yok olacak ama sonsuza kadar sizin yaratınızda kendine yer bulacak. Bence bu çok büyülü bir an. Ve bir daha orada olmayacak her şey için onlara duyulan özlem ve hüzün. Bu hüzün ve özlem duygusu, benim fotoğraf ve sinemada belgesel alanında çalışmalar yapmama neden oluyor.

 

Fotoğraf alanındaki çalışmalarım daha çok belgesel fotoğrafçılığın bir dalı olarak nitelendirilebilecek “Sokak Fotoğrafçılığı” alanında. Karelerimi tasarlarken ya da elimde makinemle sokaklarda dolaşırken, portreler çekmek ya da insanları fotoğraflamak yerine daha çok eski binaları, deforme olmuş sokakları, duvarları mesela levhaları fotoğraflamayı tercih ediyorum. Gözlerim onları arıyor, buluyor. Modern, düzenli, temiz sokaklarda gezmek yerine Izmir’in eski yerleşim yerlerine gidiyorum, terk edilmiş fabrikaları dolaşıyorum, gölgelerini, dokularını inceliyorum. Kimi zaman bir fabrikanın önündeki güvenlik kabinin içinde duran eski, yırtık koltuğu fotoğraflıyorum. Terk edilişlerine tanık olmak çok üzücü.

Sinema içindeyse daha çok ilgimi çeken belgesel. Kurmaca film senaryosu yazmayı ve yönetmeyi de seviyorum ama belgesel bana daha yakın ve samimi geliyor. Özellikle de “Yaratıcı Belgesel” olarak adlandırılan, klasik belgesel anlayışının aksine size değişik anlatım biçimleri ve yöntemleri kullanma imkanı tanıyan bir alt tür. Bir konuyu ele alırken, derdinizi anlatırken karakterinizi kameranın karşısına oturtmak yerine, yapabileceğiniz o kadar çok şey var ki. Seçim size ve yaratıcılığınıza kalmış.

Yeni actigin bir  websiten var, bize bundan bahseder misin?

Evet, websitem birkaç haftadır yayında. İnsanlardan güzel geri dönüşler alıyorum. Daha önce işlerim için farklı siteler kullanıyordum, fotoğraflarım için flickr, videolarım için vimeo. Ama portfolyom genişledikçe, filmlerimin sayısı arttıkça ve katıldığım projeler profesyonelleştikçe hepsini bir site altında toplamaya karar verdim. Fotoğraflarımı iki kategoride topladım: Analog ve dijitaller. Yaptığım kısa film ve belgeseller için de ayrı bir bölüm var. Ayrıca güncel olarak tuttuğum, projelerimle ilgili haberlerin yer alacağı, sevdiğim filmlerden diyalogları ve müzikleri paylaştığım bir bloğum var. Linkler bölümünde de, beraber çalıştığım arkadaşlarımın, takip ettiğim kişilerin sitelerini paylaşıyorum.

Üzerinde çalıştığın projelerin var mı? Son olarak ne söylemek istersin?

Şu an dördüncü belgesel çalışmam olan, İstanbul Dijital Kültür ve Sanat Vakfı’nın yapımcılığını üstlendiği, North Aegean Narratives projesi dahilinde çekimlerini gerçekleştirdiğim “I missed the Bus” isimli belgeselim üzerinde çalışmaya devam ediyorum. “Kuzey Ege Hikayeleri: Düşündüğünüzden Çok Yakın” temalı projemizde, Midilli, İzmir, Ayvalık, Adatepe ve İstanbul’da çekimler yaptık. 8 Türk-8 Yunan belgesel yönetmeni olarak eşsiz deneyimler yaşadık, sıkı dostluklar kurduk ve birbirinden değerli 16 yaratıcı belgesel yaptık. Herkes birbirine yardım etti, destek oldu ve çok kaliteli belgeseller ortaya çıkardı. Belgesellerimizin gösterimleri Midilli, Adatepe, Çanakkale, İzmir, Eskişehir, Atina ve İstanbul’da gerçekleştirildi. Çok güzel tepkiler aldık.

Belgeselim Midilli ve İzmir’deki sokak yazıları ve graffitiler hakkında. Midilli’ye ilk gittiğimde sokakların yazılar ve graffitiler ile dolu olması beni çok şaşırtmış ve büyülemişti. Ben de bu konu üzerinde ilerlemeye karar verdim. Adada yaşayan graffiticiler ile görüştüm, adayı dolaşıp grafiti ve sokak yazılarını kaydettim. Yazılar da graffiticiler de o kadar provakatifti ki. Sonra Türkiye’yi düşündüm, Izmir’i düşündüm. Bizim de burada sorunlarımız var: politik, ekonomik, sosyal… Niye burada bir şeyler olmuyordu? Niye duvarlar boştu? Bir şeyden mi korkuyorlardı? Bu benim ana sorunum oldu ve bunun peşine düştüm. Çok ilginç, etkileyici cevaplar aldım her iki yakadan. İzmir’den sonra İstanbul’a gittim, orada da birkaç kişiyle görüştüm. Şu an Midilli, İzmir ve İstanbul’da çektiğim görüntüler ile kendim için 15-20 dakikalık bir versiyon üzerinde çalışıyorum. Bitirince sitem üzerinden bir trailer ile paylaşacağım. Bu sene içindeki planım ise filmi Türkiye ve Avrupa’daki belgesel festivallerine gönderip daha çok insanın izlemesi sağlamak.

Ayrıca, Aralık ayında, analog fotoğraflarımdan oluşan bir serginin açılması için, Anadolu Üniversitesi, Sinema Tv bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışan arkadaşım Gözde Efe ile bir proje üzerinde çalışıyoruz. Dijital fotoğraf makinesi kadar analog fotoğraf makineleri de kullanıyorum. Deklanşöre sayısız kere basıp fotoğrafları anında görebilmenin ve istemediğimizi anında silmenin telaşı beni bazen tedirgin ediyor. Aslında dijital makine kullanırken de deklanşöre basarken cimriyim. Ama filmli makine ile fotoğraf çekmek, üzerine düşünmek, çift pozlamalar yapmak, heyecanla beklemek, filmin ışık almasını ummak, bayat film kullanmak ve sonuçları görünce yaşanan mutluluk… Bunları çoğu zaman dijitalle hissedemiyorsunuz. Yaklaşık üç senedir, Lubitel B ve Diana Cmyk ile orta format çekimler yapıyorum. Çok ilginç ve değişik sonuçlar elde ettim. Gözde bana sergi açmayı önerdi. Çok heyecanlıyım.

Son olarak sana ve takipçilerine söylemek istediğim şeyse,
Şu günlerde hayatla, insanlarla, çevremizle bağlantımızı sadece teknoloji ve araçları ile kurar hale geldik. Bence hayat sokaklarda, caddelerde, sahillerde, otobüs duraklarında, kahvelerde… Bu yüzden de, belgeselimi anlatırken yazdığım birkaç cümleyi senle paylaşmak istiyorum:

“Midilli’ye ilk geldiğimde, çevredeki grafiti ve sokak yazılarıdan çok etkilendim. Yunanca bilmiyordum ama çok dikkat çekiciydiler, okunmayı, tekrarlanmayı, anlaşılmayı, kayda alınmayı istiyor gibiydiler. Kendimi tutamadım ve onları kaydettim. Zaten her şey sokaklarda başlamaz mı? İsyanlar, savaşlar, hayatlar…”

Hande Zerkin´in kisisel web sitesi: https://handezerkin.com/

 

Advertisements