DOCUMENTARIST ekibi tarafından gerçekleştirilen Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’ne bu sene Remapping Europe ‘’Göç Hikayeleri’’ ve Lab Mode ‘’Gezi Hikayeleri’’ başlıklı iki seçki sunan Mode Istanbul’dan Gökçe Su Yoğurtçuoğlu ve belgeselci Hande Zerkin ve ile yapılan söşyeşi aşağıda. 

 
Röportaj: Tuğçe Eda Sarıgül
 
Mode İstanbul ile 5. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’ nin bir aradalığından, ortaklığından biraz bahseder misin?
 
Gökçe Su Yoğurtçuoğlu: 2004-2008 arasında Resfest adında bir festival yapmıştık. Karşılıklı film festivalleri şeklinde bir tanışıklığımız olmuştu. Sonra biz Avrupa çapında bir network kurduk: Doc Next Network. Bizim gibi Türkiye’den, Polonya’dan, İngiltere’den, İspanya’dan kültür alanında çalışan medya organizasyonları ve özellikle gençlerle beraber çalışıyoruz. Eğitim programları düzenliyoruz. Avrupa Kültür Vakfı adında bir vakfın çağrısıyla bir araya geldik ve bu network’ü kurduk. 2010’da ilk defa gençlerden film toplamaya, kendi atölyelerimizi kurmaya başladık. O zaman Documentarist ile görüştük ve dedik ki bizim böyle bir seçkimiz var, uluslararası katılımcıların yaptığı filmleri bir koleksiyona topluyoruz. Ve bu seçkiyi sizin festivalde gösterelim mi? 2010’da onlar bize festival olarak destek vermeye başladılar. Biz de birlikte çalışmak manasında onlara bir içerik vermiş olduk. Hem Documentarist’le hem de 5. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’ nde böyle bir ortaklığımız oldu.
 
Mode İstanbul’un misyonları arasında “Türkiye’nin de ön planda yer alacağı uluslarası bir platform oluşturmak, sanatçılara, sanat üretimine, kültürler ve jenerasyonlar arasında fikir dolaşımına katkıda bulunmak ve Türkiye’de belgesellerden oluşan bir medya arşivi oluşturmak…”  var. Neden böyle bir arşiv oluşturmaya ihtiyaç duyuldu? Arşivin önemi neydi sizin için?
 
G.S.Y.: Aslında yaşayan bir arşiv diyebiliriz. “do it yourself” (kendin yap). Özellikle gençler user generated content diyebileceğimiz kendi yaptıkları vidyoları youtube’a yüklemek üzere dünyayla paylaşıma başladılar ve filmin anlatımı bu şekilde değişmeye başladı. Kısa filmin zaten gelişimi uzun metrajdan daha sonra oldu ve gençlerin bu şekilde kendi doğru buldukları dille yeni hikâyeler anlattığını fark edince, biz de aslında biraz eğitimle de birleştirip buna bir şekilde destek vermek istedik. Zaten kendini ifade etmek şu dönemin en önemli konularından bir tanesi… Tabi ki kameraların çok daha ucuzlaması, hepimizin bir şekilde onlara sahip olması, kiralaması, ödünç alması mümkün olduğu için çok daha fazla dijital üretimlerde bulunuyor kısa filmler. Biz bunlara neredeyse belgesel gözüyle bakıyoruz. Çünkü bir şekilde kendi hikâyelerini anlatıyor gençler. O yüzden biz de kendi ülkemizde daha evvel beraber çalıştığımız sanatçıları atölyelere davet ederek beraber üretmek üzere yeni işler yaparak bir şekilde bu üretimi desteklemek istedik. Arşiv oluşturmanın sebebi de tüm bu işlerin, hikayelerin toplanması ve sadece bir seferlik festivalde gösterilmesinin ötesinde, hem online olarak sürekli gösterilebilir olması, hem de tartışmaya açık olması… Başka bir festival gelip bu filmleri kullanmak istediğini söylerse, hiçbir ücret karşılığında olmadan biz bu medya koleksiyonunu herkese açıyoruz. Dolayısıyla fikir dolaşımı, özgür kültür çok önemli bir parçası bizim network’ün. Bütün hikâyelerin fikirlerin paylaşılması arşivin yardımıyla mümkün olabiliyor.
 
2004’den beri yaptığınız bir çalışma. Üzerinden 9 sene geçmiş. Arada çok fark var mı? Teknolojiyi cebimizde taşıyabiliyorken, senin de belirttiğin üzere teknik ekipmana daha kolay ulaşabiliyorken filmleri seçmek zorlaştı mı?
 
G.S.Y.: Seçmek daha zor oldu diyemeyiz, seçmek ne demek ki? Daha evvel festival yaparken biraz daha farklıydı. Dijital film konseptiyle geldik. O zaman uluslararası filmler vardı. Türkiye’den de filmler seçiyorduk. Fakat biraz festivalin yapısından ötürü daha animasyon, motion graphic filmlere gittik. 2004’teyken kısa filmleri toplamaya çalıştığımız zaman Amerika, İngiltere ve Kore’den kısa filmlerle Türkiye’den bizim erişebildiğimiz filmler arasında biraz fark vardı. Yani içerik olarak o kadar zenginleşmemişti. Önce işin teknik kısmıyla biraz daha haşır neşir olmaya başladı herkes. Ondan sonra deneme yanılma yöntemiyle biraz geliştikten sonra içerik de zenginleşmeye başladı. Bizim “Remapping Europe” diye bir gösterimiz oldu. Oradaki konsept, remix konsepti. Baktığımız zaman 9 sene evvelle bugün arasında en büyük farklardan bir tanesi kamera, fotoğraf makinesine erişebiliyoruz, hem de yapılmış olan reklam veya televizyondaki haberler olsun bunları kullanarak yeni hikâyeler anlatabilmeye başladık.
 
Gezi’deki remix göç olgusu üzerinden değil ama başka bir haritalamanın olgusu: “isyan”dı değil mi? Bu bağlamda “Remapping Europe”tan da biraz bahseder misin? 
 
G.S.Y.: Şöyle anlatayım. Bağlantılı ama tam olarak öyle değil. Mode İstanbul olarak bir “Lab Mode” isminde program başlattık. Remapping Europe olarak bahsettiğim proje bu Lab Mode’un bir parçası. Yani aslında 2013’te başladığımız bir program. Ve de Gezi Lab, Gezi’de başlayıp bugüne kadar devam ettirdiğimiz medya laboratuvarı Lab Mode’un parçası. Birbirinden etkileniyorlar, çünkü en azından katılımcılarımız o atölyeye katılıp Gezi Lab’de devam ettiler. Bir anlamda organik bir devamlılık oldu. Çünkü bir araya gelmeye ihtiyacı hissettik. 
 
Göçle ilgili kısmına dönersek, neden Remapping Europe? Avrupa’dan farklı organizasyonlarla çalışıyoruz ve biz ortak bir amaçta, anlatıda buluşmak istedik. Herkes baktığı zaman göç konusunun ne kadar değinilmesi gereken bir konu olduğunu fark etti. Herkes lokal olarak bu konuda çalışmak istediğini söyledi. Dolayısıyla biz daha büyük, uluslararası bir proje yaratıp etkileşimde bulunmak istedik. Travelling contributor’lar dediğimiz seyahat eden katılımcılar oluyor, onlar diğer ülkelerdeki atölyelere katılıyorlar ve bir şekilde o bilgiyi taşıyorlar ve bütün yaratılan filmler haricinde bütün enformasyon toplanıyor, bu da bir şekilde online olarak paylaşılıyor. Şimdi Remix Mode adında bir platform oluşturuyoruz. Bir yayını olacak bu projenin. Hem remix vidyoları ortaya çıkıyor hem bütün bu öğrenilip tartışılanlar muhabir gibi hareket eden bu seyahat eden katılımcıların toparladığı materyaller remix mode’da paylaşılacak ve bir tane de yayını olacak. Böyle çok boyutlu bir şey… Remapping Europe derken “harita” kelimesi çok coğrafya terimi gibi, biz bunu “yeniden hayal etmek” olarak çevirdik. Çünkü işin özünde aslında o var. Sınırlarla alakalı bütün konu… Sınırların aşılması, değiştirilmesi, belki kalkması… Bunu göçmen hikâyesi olan yine genç yaratıcıların ağzından dinlediğimiz hikâyeler aracılığıyla yapmak istedik. Onun ortaya çıkışı böyleydi. Çok daha spesifik bir göçtü. O yüzden biz Türkiye’de önemli olduğunu düşündüğümüz konu üzerinde, iç göç üzerine yoğunlaştık. Kentsel dönüşüm gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz için, iç göçten ötürü İstanbul’a gelip de kentsel dönüşümden en çok mağdur olan kişileri de bir şekilde işin içine katmak istediğimiz için bu konuya biraz daha odaklandık diyebilirim. Gezi de tam bu projenin filmleri bittikten sonra yayında ne yapalım diye düşünürken ortaya çıktı. Kentsel dönüşüm demiştik zaten. Çok kopuk değil aslında.
 
Gezi ile ilgili yapılan çalışmalarınız nelerdi?
 
G.S.Y.: Temalara böldük ama Gezi’yi kısıtlayıcı olsun diye değil, Gezi’yi 4-5 temada anlamak, anlatmak tabi ki mümkün değil. Ama gerçekten bu buluşmalarımız, birlikte olmak, bir araya gelmek için biraz da bahane olsun istedik. Sonuçta vidyo eylem konusunda da konuştuk, cinsiyet ve direniş, mizah konusunda da…
 
Hande, bir yazında şunu diyorsun: “artık fotoğraf çekmek çok kolay, makinelere ve her türlü teknolojiye ulaşmak da… Bu durumun fotoğraf başta olmak üzere diğer sanat dallarına da bir bakıma zarar verdiğini düşünüyorum….” Gezi sürecinde ne eğitimli ne ödüllü olan ne de belgeselci olmayan ama direnmenin gücüne inanan yüzlerce yeni muhabir, kameraman, yönetmen de çıktı ortaya. Ne düşündün onlarla ilgili? Ortak çalışmalar yaptınız mı? Nasıl bir deneyim, deneyim aktarımıydı? 
 
Hande Zerkin: “Her yer direniş, herkes muhabir” o günlerde aklımdan sıkça geçen ve düşündükçe beni sevindiren sloganlardan biriydi. Hepimizin muhabir, kameraman olması, örgütlenmemiz hayatımızı o kadar kolaylaştırmıştı ki, medyanın görmezden geldiği ve yok saydığı tüm haber akışından, sosyal medya ve kaydettiğimiz videolar sayesinde haberdar olabiliyorduk. Hangi sokaktan geçeceğimizi, gazdan nasıl korunacağımızı, nerede buluşacağımızı kendi kanallarımızdan öğrenebiliyorduk. Bu muhteşem bir şeydi. 
 
Şubat-Nisan ayları boyunca beraber çalıştığımız bir video grubumuz vardı. “Remapping Europe” projesi kapsamında göç temalı remix videolar üretmiştik. İlk gösterimimiz de Documentarist festivali kapsamında yapılacaktı. Gezi olaylarıyla festivalin aynı haftaya gelişi, bizi doğal olarak tekrar bir araya getirdi ve bu süreçle ilgili üretim yapmaya itti. “Lab Mode” adıyla, altı ay süresince, bir araya geldik, “Gezi’nin Sembolleri”, “Video Eylem”, “Cinsiyet ve Direniş”, “Direnişin Mizahı”, “Direnişin Sesi” ana başlıkları üzerine, konuştuk, tartıştık, üretimlerde bulunduk. Sürece farklı açılardan, toplantılarımıza katılan konuklarımızla bakmayı denedik.  Altı ay sonucunda yaptığımız remix videolar, şu an ilk defa 5. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali ile festival severlerle buluşuyor.
 
“Yeniden Haritalama”,  yeni bir algı ve göç olgusu arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz? Remapping olgusu ve yeni bir algı meselesini nasıl kuruyorsunuz?
 
H.Z: Remapping Europe projesi normalde, göçmenlik geçmişi olan ve kişisel hikâyelerini video ile anlatmak isteyen medya yaratıcıları ile yapılması planlanan bir projeydi. Ben göçmen bir ailenin ferdi değilim. Fakat kent-insan ilişkisini kurarken, düşüncelerini-dertlerini görüntülerle anlatan biri olarak ilk ilgimi çeken konu, çöküntü alanı olarak adlandırılan bölgelerin terk edilmişliği, görmezden gelinmesi… Oradaki yaşanmışlığa, ruha ve renkliliğe bakılmaksızın, izole ve tek tip alanlar oluşturma isteği. Bu fikirlerimi video ve fotoğrafla anlatmak da bana yeni bir alan açmış oluyor. 
 
Yeni medya ve remix metodunu biraz açar mısın? Yeni medya nasıl bir rol alıyor?
 
H.Z: Remix metodu, daha önceden çekilmiş olan görüntülerin anlamını bozarak yeni bir anlam üretmek amacıyla bir araya getirilmesi olarak adlandırılabilir. Bu görüntüler, filmlerden, haberlerden, reklamlardan, amatör çekimlerden alınabilir. Sesle ve metinlerle karıştırılabilinir. Ortaya yepyeni, kendine has bir anlam çıkartırsınız. Kodlarla oynarsınız ve insanları şaşırtırsınız. Gezi süresince çok güzel remix videoları gördük. Bunlara çok kolay ulaşabildik. İzlenebilir, orijinal ve kısa oldukları için birçok kişiye kolayca ulaştılar. Penguen belgeseli altına konulan gezi haberi sesleri, olimpiyat tanıtım filminin, gezi görüntüleri ile mixlenmesi ve Ahmet M. ile Şafak S.’nin karşılıklı konuşturulduğu mavi ekran videosu akla gelen ilk örneklerden. Artık film yapmak için kameraya pek ihtiyacımız yok. Önümüzde bir video okyanusu, ulaşamayacağımız görüntü-bilgi yok. Artık medya biziz. 
 
Yeni bir belgesel anlatısı kuruyorsunuz. Zorluğu var mı? İzlendikten sonraki geri dönüşler nasıl oldu?
 
H.Z: Kurmaca, belgesel, animasyon, deneysel geliyor akla sinema deyince. Bize de bu öğretiliyor, bu alanlarda fikirlerimizi görselleştirmemiz bekleniyor. Bu biraz kısıtlayıcı. Kurallarla sıkı sıkıya çizilmiş sınırlar. Ama remix yeni bir alan. Elindeki video ve seslerle yepyeni hikâyeler oluşturabilirsin, sadece sana ait olan kimsenin düşünemeyeceği şeyler gösterebilirsin insanlara. Ben remix metoduyla çalışmaya başladıktan sonra, anlatmak istediğim hikâyeleri anlatırken insanlara daha kolay ulaşabildiğimi fark ettim. Çünkü hikâyelerim için görüntü seçerken nokta atışı yapabiliyorum. İşte bu görüntü benim hikayemin başlangıcına, bu görüntü de finaline uygun diyebiliyorum. Ben hikâyelerimi görüntüleri seçtikten sonra yazıyorum. Tabii ki de öncesinde ne yapacağımla ilgili bir fikrim var. Ama görüntüleri seçip izledikten sonra hikâye yaratmak bana daha uygun bir yöntem. Remix ile çalışmaya başladıktan sonra, insanlara hikâyelerini daha iyi anlatabildiğimi fark ettim. Kurmaca ve belgesel yaparken bazen seyirci ile bağlantı kurmakta zorlanabiliyorum. Remix bunu aşmamda bana yardım etti. Şimdi bu yöntemleri belgesel yaparken de kullanıyorum. Mesela “Evler Arasında”yı yaparken remix metodundan çokça yararlandık. Aysima’yı kamera önüne oturtup konuşturmak yerine onun polaroid fotoğraflarından yararlandık, Almanya kısmı için de babasının video arşivinden.
 
Söz açılmışken, 5.hangi insan hakları film festivalinde “Evler Arasında” adlı filmin gösterilecek. konusundan biraz bahseder misin?
 
H.Z: “Evler Arasında” isimli belgeselim, yakın arkadaşlarımdan biri olan Aysima’nın yaşamını anlatıyor. Geçen senenin bahar aylarında Polonya’da gerçekleşen bir Avrupa Birliği projesi için bu belgeseli yapmıştım. Teması “Avrupa’da bir çatı altında yaşamak”tı.  Belgesel üzerine düşünürken, Aysima’nın hayatının aslında ne kadar da temayla uyumlu olduğunu fark ettim. Aysima, Almanya’da doğmuş, İngiltere’de liseye ve üniversite eğitimini almış ve şu anda ailesi ile birlikte İzmir’de yaşayan biri. Birçok yerde yaşamış ama kendini hiçbirine tam anlamıyla ait hissedememiş. Ben Izmir’de doğup büyümüş biri olarak bu hisse yabancıyım. Bunu düşünmemle oluşan merak duygusu beni böyle bir belgesel yapmaya itti. Filmde gösterdiğimiz şeyler, Aysima’ya ait şeyler. Filmin açılışında çaldığı müzik kutusu, para biriktirip aldığı ilk nesnesi. Ingiltere bölümündeki polaroidleri, kendi çekmiş. Filmin son bölümündeki arşiv görüntüleri, Aysima’nın babasının, Aysima’nın doğumuyla beraber kaydettiği video kayıtları. Elimizde gerçekten çok zengin bir material vardı. Filmin öyküsünü Aysima ve beraber çalıştığım arkadaşım Fatih yazdı. Çekimleri beraber yapıp filmi de beraber montajladık. Küçük bir ekiptik ama çok samimi bir filmimiz oldu. 
 
Gezideki remix göç olgusu üzerinden değil ama “isyan”dı… Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsun?
 
H.Z: Biz 80 sonrası apolitik olarak adlandırılan neslin fertleriyiz. Ailelerimiz bizi politikadan olabildiğince uzak tutmak istedi. Bunun kendi iyiliğimiz için olduğunu söyledi. 
 
Bundan yaklaşık on ay önce duvar yazıları ve graffitilerle ilgili bir belgesel yapmıştım. Belgeselimde yaptığım röportajlar sonucunda, ben de dahil olmak üzere tüm konuşan rapper ve graffitici dostlarım Türkiye’de politik duvar yazıları ve graffitilerin var olamayacağına karar vermiştik. Gerçekten de duvarlara bakınca sıkça gördüğümüz şeylerin arasında “Davşan Yarim, Hz. Yıldız Tilbe herkes sever biz ölürüz, Ölüm senin için kurtuluş olur gülüm” vb. duvar yazılarıyla karşılaşıyorduk. Tabii ki politik yazılar da vardı. Fakat bunlar parti propagandaları ve sembollerinin ilerisine gitmiyordu. Zaten graffiticiler de politik duvarların halka pek bir şey ifade etmeyeceğine inanıyordu. 
 
Belgeselin üzerinden altı ay geçti ve devrim oldu! Belgeselimin tezi tamamıyla çökmüştü! Duvarlar, yerler, her yer yazılarla, stencillarla doluydu. Ve o kadar zeki yazılar, graffitilerdi ki duvarlardakiler, bu kadarını hiçbirimiz beklemiyorduk. Remixi duvarlarda da gördük. Dizilerden diyaloglar, formüller, sinema replikleri, bilimsel açıklamalar, haber metinleri değiştirildi duvar yazılarına dönüştü. Her gece yeni bir yazı, silinene inat yeni çizimler vardı duvarlarda. Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim, hayatımda ilk defa, gerçek anlamda bir işe yaradığımı hissetim. Bu bellek oluşumuna videolarım ve fotoğraflarımla katkıda bulunduğum için. 
 
HİHFF’nin boş afişine ne yapardın? 
 
H.Z: İlk önce boş afişi duvara asıp bir liste yaptım. Direniş benim için ne ifade ediyordu? Haziran ayının ilk haftasına dönünce aklıma o kadar çok şey geldi ki direnişle ilgili. Sanırım aklımda en çok kalanlardan biri Gezi Parkı’nda karpuz satan satıcılardı. Bir ara aklımdan afişe koskoca, kırmızı, çekirdeksiz bir karpuz dilimi koymak geçmedi değil. Süreç boyunca, neredeyse her gün İzmir-İstanbul sokaklarında duvar yazılarını-stencilları ve graffitileri fotoğrafladım. Aklıma da bunlardan bir kolaj yapmak geldi. 

 

 

Advertisements